Genç Musalli Websitemize Hoş Geldiniz!
GENÇ MUSALLİ » 2008 » Mayıs

En Büyük Teselli

Tarih: 29 Mayıs 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

 

En Büyük Teselli

Cenabı Hak, anne ve babaların fıtratlarına evlâtlarına karşı bir kısım hikmetler ve maslahatlar için çok samimi bir şefkat duygusunu yerleştirmiştir. Tâ anne ve babalar bu şefkat duygusu sayesinde çocuklarını maddî manevî zararlar- dan korusunlar ve onları dünyalarını mâmur, ukbâlarını da mes’ûd edecekleri şekilde yetiştirsinler.

Evet anne ve babalar, evlâtlarına karşı fıtratlarına konulan şefkat duygularının gereği olarak, çocuklarının şu dünya hayatında bir kısım tehlikelere ve sıkıntılı hallere maruz kalmamaları için onları her türlü fedâkârlığa katlanıp eğittikleri ve geçimlerini rahatlıkla sağlayacakları bir meslek sahibi yaptıkları gibi, gözlerinin nuru ve kalplerinin meyvesi olan çocuklarının âhirette ebedi saâdeti garantilemeleri için de aynı gayreti göstermeleri gerekir.

Hattâ denilebilir ki anne babaların, çocuklarının âhiretteki saâdetlerini dünya mutluluklarından daha fazla düşünmeleri ve bunun sağlanması hususunda gerekli olan tedbirleri almaları, anne ve babaların fıtratlarına konulan şefkatin gereğidir.

Hz. Yûsuf (a.s.), bir kısım sıkıntılar içinde bulunan ve sıkıntılarını gidermek için Mısır’a gelip huzuruna çıkan kardeşlerine, kendisinin “Kardeşleri Yûsuf” olduğunu söyleyip kendini tanıttıktan sonra onlara şöyle demişti:

“Benim gömleğimi babamın yüzüne atın ki, babam görmeye başlasın.”

Beşir, Yûsuf (a.s.)’ın gömleğini getirip de Yakûb (a.s.)’un yüzüne atınca, Yakûb (a.s.)’un gözleri hemen açıldı ve görmeye başladı. Hazreti Yakûb (a.s.)’ın gözleri açılır açılmaz Beşir’e, Hazreti Yûsuf’un nasıl bir hâlde olduğunu sordu ve onun hakkında bilgi istedi:

Beşir, “Onu Mısır’ın kralı olarak bıraktım.” deyince; Hazreti Yakûb (a.s.)’ şöyle dedi:

“Ben krallığı ne yapayım; Ben onun dünyasını değil; Onun dinini soruyorum.”

Beşir, “O, İslâm dini üzerindedir” deyince Hazreti Yakûb (a.s.), “İşte şimdi nimet tamamlandı.” dedi ve âile efrâdıyla birlikte gerekli olan hazırlığı yaptıktan sonra kalkıp Mısır’a gittiler.

Mısır’da Hazreti Yakûb (a.s.), Hazreti Yûsuf (a.s.)’a kavuşup da birbirleriyle yılların hasretini giderdikten sonra ve bir babanın oğluna, bir oğlun da babasına yapması gereken muameleyi yaptıktan, yani gerekli olan hürmeti ve şefkati birbirlerine gösterdikten sonra, Hazreti Yûsuf (a.s.) şefkatli babasına dedi ki:

“Babacığım, o kadar ağladın ki, gözlerini kaybettin. Halbuki kıyâmet gününde bir araya geleceğimizi biliyordun. Öyle ise bu kadar üzüntünün sebebi ne idi?”

Bunun üzerine Hazreti Yakûb (a.s.), “evet” dedi. “Lâkin, senin dinden çıkacağından ve bu sebeple dünyada olduğu gibi kıyâmet gününde de senden ayrı kalacağımdan korktum da, onun için bu kadar ağladım.”

* * *

Hârise bin Sürâka Bedir Savaşı’nda öncü kuvvetler arasında bulunan bir gençti. Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem’in hizmetkârı olan Hz. Enes’in halasının oğluydu. Bedir savaşı esnâsında kuyudan su içerken düşmanın fırlattığı bir okla hayatını kaybetti. Savaş bitip de gâziler Medîne’ye dönünce, annesi bağrı yanık bir şekilde Rasûl-i Ekrem’in huzuruna çıktı ve şöyle dedi:

“Yâ Rasûlallah! Oğlum Hârise’yi ne kadar çok sev- diğimi bilirsin. Gel gör ki artık Hârise yok. Çünkü O, Bedir’de şehid düştü. Eğer biricik oğlum Cennette ise, sabredip mükâfatını Allah’tan bekleyeceğim. Yok eğer Cennette değilse, onun için çok üzülecek ve olanca gücümle ağlaya- cağım.”

Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, bu derece şuurlu olan bağrı yanık anaya şöyle dedi:

“Ey Ümmü Hârise! Âhirette bir değil birçok Cennet vardır. Senin oğlun onların en âlâsında, Firdevs Cennetin- dedir.” (Buhârî, cihâd: 14, meğâzî: 9)

Biricik yavrusunun ebedî saâdeti elde ettiğini öğrenen o mübârek dertli anaya bakın ki, bu müjdeli haber karşısında bütün acılarını birden unuttu ve sevinç gözyaşlarını dökmeye başladı.

İşte şuurlu olan her anne ve baba, kendi kurtuluşunu düşündüğü gibi, Ümmü Hârise gibi evlâdının da âhiretteki ebedi kurtuluşunu düşünmeli ve çocuklarını ona göre yetiş- tirmelidir. Çünkü bir anne-babanın çocuklarına yapacağı en büyük iyilik ve onlara bırakacağı en güzel mîrâs, onları Cehennem’e yakıt olmaktan kurtaracak bir şekilde İslâm terbiyesiyle yetiştirmek ve onların îmânlı bir şekilde ölmeleri için gereken alt yapıyı oluşturmaktır.

Bundan dolayıdır ki, îmanlı olarak ölmek bir insan için en önemli mesele, en birinci meşgale ve hattâ en büyük teselli kaynağı olmalıdır.

Nitekim, Hz. Ömer (r.a.) kendisinin, kardeşi olan Zeyd bin Hattâb’tan sonra Müslüman olmasını, hem de o şehid olup Cennet’e girdiği halde kendisinin hâlâ şu dünyada kalmasını içine bir türlü sindiremiyor ve bundan ötürü de çok hayıflanıyordu.

Hz. Ömer, Yemâme Savaşında kardeşinin şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanır ve teselli sadedinde “Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diye hüzünlenirdi.

“Kardeşim Zeyd’e ne mutlu! Benden önce Müslüman oldu ve benden önce şehid düştü.” diyerek ona çok imren- diğini söylerdi.

Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği döneminde, bir gün ünlü şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmişti. Mütemmem ve Benî Yerbû kabilesinin reisi olan kardeşi Mâlik, Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zamanında İslâmiyet’i birlikte kabul etmişlerdi; ancak İslâmiyet gönlüne iyice yerleşmediği için olsa gerek ki, daha sonraları Mâlik dinden çıkmış ve Hz. Ebû Bekir devrinde meydana gelen irtidat hareketleri sırasında, mürtedlere karşı tertip edilen Yemâme Savaşında mürtedlerin safında yer almıştı. Bu savaşta İslâm Ordusu’nun başında bulunan Hâlid bin Velîd bir fırsatını bulmuş ve bu Mâlik’i öldürmüştü.

Şâir Mütemmem, Yemâme’de yalancı peygamber safında ve mürtedler arasında öldürülen kardeşi Mâlik için birçok mersiye söylemiş ve bir çok gözyaşı dökmüştü. İşte bu Mütemmem, bir gün Hz. Ömer’i ziyârete geldiğinde onu ağlarken buldu.

Mütemmem, ona niçin ağladığını sorunca, Hz. Ömer (r.a.) şu cevabı verdi:

“ Ey Mütemmem! Benim çok sevdiğim bir kardeşim vardı: Zeyd… İşte benim bu kardeşim Yemâme’de şehid oldu ve Cennet’e girdi. Ben ise hâlâ şu dünyanın içinde yuvarlanıp gidiyorum ve âkıbetimin ne olacağını da bilmiyorum. Şayet senin gibi güzel şiir söyleme yeteneğine sahip olsaydım, ben de kardeşim için senin gibi mersiyeler söyler ve ona olan hasretimi bu şekilde gidermeye çalışırdım.”

Hz. Ömer (r.a.)’in bu veciz sözleri karşısında daha da duygulanan Mütemmem, bir taraftan Hz. Ömer’e teselli vermeye ve onun üzüntüsünü gidermeye çalışıyor, diğer taraftan ise durmadan kendisi ağlıyordu.

Hz. Ömer (r.a.), ona niçin ağladığını sorduğunda ise, Mütemmem şu ibret verici cevabı verdi:

“Âh Ömer, Âh!!! Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e girerken ve ebedi saâdete kavuşurken, benim kardeşim ise mürted olarak Cehennem’e girdi ve ebedî şakâveti boyladı. Ve sen kalkıp sevinç gözyaşı dökeceğine, hüzün gözyaşı döküyor ve ağlıyorsun. Eğer benim kardeşim senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiçbir zaman üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım”

Bunları dikkatle dinleyen ve az sözden çok mânâlar derlemesini bilen Hz. Ömer’in gönlüne o anlık da olsa (çünkü onun ağlamasının asıl nedeni başka şeydi) bir inşirah geldi, yüzünde mutlu bir tebessüm belirdi ve Mütemmem’e dönerek ona şöyle dedi:

“Ey Mütemmem! Bu güne kadar hiç kimse beni senin kadar teselli etmemiştir. Şu anda sen bana en unutulmaz derecede hatırı sayılır bir tesellî verdin.”

Hâsılı, gerek kendisinin, gerek akrabasının gerekse arkadaşlarının ve bütün insanların îmanlı olarak ölmesi ve ebedi saâdeti kazanması meselesi, aklı başında olan bir insan için, rûhunun en büyük arzusu ve hayatının en büyük tesellî kaynağı olmalıdır.

Öyle ise kâmil bir îmâna sahip olarak ölmenin yollarını araştırmak, bunun için de yeni yetişen neslin ilmin projektör- leri altında ve İslâm’ın öngördüğü terbiye esaslarıyla yetiştir- menin yollarına başvurmak, özellikle de tevhid, nübüvvet ve haşir esaslarının neslin kafasında herhangi bir tereddüde ve şüpheye mahal bırakmayacak şekilde aydınlığa kavuşmasını sağlamak, beşerin nazarında en önemli mesele, en birinci meşgale, en kutsal görev ve en yüce mertebe olarak görül- melidir

  • Üstad NECİP FAZIL KISAKÜREK - Allah mekanını cennet eylesin…

    Tarih: 28 Mayıs 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Hasan Ahmet


    Şairler sultanı, büyük fikir ve aksiyon adamı Üstad NECİP FAZIL KISAKÜREK’i ölümünün 25.yıldönümünde rahmetle anıyor, sizlere kendisinin resimli bir biyografisini takdim ediyoruz. Allah mekanını cennet eylesin…


    26Mayıs 1904′te, Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul’da büyük bir
    konakta doğdu.
    Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur.
    Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa’da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977)

    Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han’a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902′de “Legion d’honneur” nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi’dir. (öl. 19 Mayıs 1916)
    Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi’den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden “yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku” şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir “tütsü çanağı” olan, büyükbabasına ait
    Çemberlitaş’taki Konak’ta geçirdi.

    Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü “abur cubur” romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil etti.
    Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze’nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirdi.

    1916′da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği “Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne”ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri “Şair” lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.
    Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920)
    17 yaşında, o günkü adiyle ” İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi “ne girdi. (1921)


    O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua’da yayınladı. (1922)
    1925′te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı bastırdı.
    O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. “Felemenk Bahr-i Sefit Bankası”nda çalışmakta olan Salih Zeki’yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı.


    1928 - 29 senelerinde “Bâbıâli” adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı “Bohem Hayatı”nı son kertesine çıkardı.
    Henüz 24 yaşındayken, “Kaldırımlar” isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.

    1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara’da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929)
    Taksim’deki meşhur tarihi bina Taşkışla’nın 5′inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye’de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti.
    Askerliği bittikten sonra Ankara’ya döndü. Üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi’nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi.
    Fikirde, daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi.

    “O ve Ben” adlı otobiyografik eserinde, hayatının en “kritik” kesitlerinden biri olan “Bahriye Mektebi Yılları” itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
    “O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret…
    Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî’nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.
    Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:
    -Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
    Diyemiyordum.
    Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur.
    …Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini…”

    1934′de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin adresini verdi.


    Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino’yu aldı ve Eyüb sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat’ın eteklerine yapıştı.
    Hikayesi “O ve Ben”de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi oldu.
    Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri “Tohum”u yazdı. (1935)


    1936′da Celal Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü
    “Ağaç” Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı.

    Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak” piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak’ta
    bitirdi. (8 Temmuz 1937).
    Eser ilk defa 1937-38
    kışında, İstanbul
    Şehir Tiyatrosu’nda
    Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam
    bir alaka doğurdu.
    1938 senesinin başlarında
    Ulus Gazatesi yeni bir Milli
    Marş..için..müsabaka..açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani “müsabaka”dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda “Büyük Doğu Marşı” olarak kalan şiiri yazdı.

    Sonbaharda, artık kendini “dolap beygirinden farksız” hissetmeye başladığı Bankadan istifa etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle diyebildi:
    “- Bu adam ne derse çıkıyor!..”

    Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli’den İstanbul’da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej’in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı.
    1939′da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.
    1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına “Namık Kemal” isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.



    1941 senesinde, yine köklü bir..familyadan; “Bâbanzâde”lerden, Ahmed Naim Efendi’yle kardeş çocuğu olan Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.
    1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum’a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi..bir..yazı..sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını..Sultanahmet cazaevinde tattı.
    Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936′da başlamış, o yıldan 1943′e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü “Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin” planında kaldığı için,
    ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemişti. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardı: “İslâm komünisti!” “Hayır! İslâm faşisti” “Yok, yok neo-müzülman” “Sırf züppelik olsun diye müslümanlık taslıyor!” “Sabık şair; şiirine yazık etti!” “Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!..”



    İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası’nın ilk sayısını çıkardı. (17 Eylül 1943)
    Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30′uncu sayıda “Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!” meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasiyle 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.
    Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek Eğridir’e sürüldü.
    Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945′ten başlayarak 5 Haziran 1978′e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu’yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu.

    Kasım 1945′de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; “eski İktisat Vekili Fuat Sirmen’e neşir yoluyle hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda” gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüzyüze bıraktı.
    1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki “Başımızda kulak istiyoruz!” yazısı İnönü’nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatıldı.
    Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara’ya çağırıldı. Recep Peker’in sadece “biraz ölçülü” davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehtidiyle karşılaştı.
    O günler için bir servet demek olan deste “söz” olmaktan çıkmış, üstündeki “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” bandajiyle birlikte önündeki masaya bırakılmıştı.
    Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan “Sır” isimli piyesinden dolayı “Milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasiyle mahkemeye çıkarıldı.
    Artık büyük mücadele yolundaydı. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu’yu yeniden ve üçüncü defa çıkardı. Birkaç ay sonra (6 haziran) “Abdülhamîd’in Ruhaniyetinden İstimdat” başlıklı Rıza Tevfik’e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme karariyle tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atıldı. “Türklüğe Hakaret”den yargılandı, 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.

    1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, “Sabır Taşı” piyesiyle “C.H.P. Sanat Mükâfatı”nı kazandı. Ancak jürinin verdiği karar Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edildi.
    Yine aynı yıl, Büyük Doğu’nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; “Borazan”ı çıkardı.
    1948′de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozdu. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini’nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi’nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin etti.
    1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam ediyordu.
    Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu.

    Şubat 1950′de Cemiyetin bir numaralı şubesi “Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti” açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul’a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe Hakaret Davasında verilmiş beraat kararı Temyize “tekrar ve topyekün” bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atıldı.
    500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl’ın hayatındaki, “Türklüğe Hakaret Davası”nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye..müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.
    Kendi ifadesiyle;
    “İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş “Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!..” Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası’ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz’in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz’in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz’e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek;
    ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum.”


    Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanuniyle 15 Temmuz’da serbest kaldı. Aynı yıl, üstüste, Cemiyet’in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemekteydi.
    Demokrat Parti’yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes’i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak gördü. Partiyle Menderes’i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti’nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar Büyük Doğu Cemiyeti’ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmişti.
    1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına “Kumarhane Baskını” diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu’nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI’sını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti’ni tasfiye etti.
    1952′de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.
    Bu günler, “şair - hapishâne ilişkisi”yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan “dış tesirler” bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.
    11 Aralık 1952′de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi “Müdafalarım” adlı eserinde yer alan “Maskenizi Yırtıyorum” isimli ünlü broşürle, 1943′ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.

    12 Aralık 1952′de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten “taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek” isnadlariyle yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953′te Malatya Dâvasındaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı.
    1951, 1952 ve 1956′da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. Büyük Doğu’nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; “İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!..” diye propaganda yaptı.
    1957′de de 8 ay 4 gün hapis yattı.
    Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazıyor, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam ediyordu. Ata olan sevgisi ve biniciliği meşhurdu. 1958′de, Türkiye Jokey Kulübü’nün ısmarlamasiyle, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme aldı.

    Büyük Doğu’ların muazzam hücum devresi 1959′da, aleyhine o kadar dâva açılmıştı ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti.
    Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan’ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilan edildi.
    6 Haziran günü geceyarısı evinden alındı. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda “gerekçesiz” tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, “toplu tahliye” sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; kaatilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. (15.10.1960) Ve 1.5 yıl içerde kaldı.

    18 Aralık 1961′de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el uzatmak… Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi.
    “Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?”
    Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç’in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.

    1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan “konferans çığırı” üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verdi.
    1964′te Büyük Doğu’nun 11′inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1′inci sayısında neşrettiği “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğradı.
    1965′te “b.d. Fikir Kulübü”nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasiyle Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir’de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam etti.
    “b.d. Fikir Kulübü” adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, “Din esasına bağlı cemiyet kurmak” iddiasiyle yargılandı.
    Büyük Doğu’ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa “Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir” suçlamasiyle takibata uğradı. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamadı.

    27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisinde dönemin Başbakanı’nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı.
    “İdeolocya Örgüsü” isimli eseri, “Mümin/Kafir” diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı. 1968′de “Vahidüddin” adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verdi.
    İleride, kararın Temyiz’e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasiyle bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecekti. Ancak “Vahidüddin” eseri 2′nci baskısında hiçbir takibata uğramayıp “zaman aşımı”na gireceği halde, 1976′daki 3′üncü baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktı.
    1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya’da konferanslar verdi.
    Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları kaleme aldı.

    Ve o yıl Hacca gitti.
    Aynı yıl, Fas’tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas’ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas’ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi.
    Yine aynı yıl, oğlu Mehmed’e Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdurdu. Sonuna vasiyetini de eklediği “Esselâm” isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı.
    1974′de, daha önce “Örümcek Ağı/1925″, “Kaldırımlar / 1928″, “Ben ve Ötesi / 1932″, “Sonsuzluk Kervanı / 1955″, “Çile / 1962″ ve “Şiirlerim / 1969″ adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, “mal sahibi olarak” kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları “özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek” yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; “Çile”de (1974 / Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, “Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu” diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verdi:
    “- İşte şiir kitabım bu, hepsi bukadar; ve bu kitaba gelinceyedek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!”
    1975 Ağustosunda, kabri Van’ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerini, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari’nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret etti.
    1975′de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir “Jübile” tertiplendi. (23 Kasım)
    1976′da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek “Rapor”ları, 1978′de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkardı.

    26 Mayıs1980′de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayınlanan “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçildi.
    1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, “içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için”, bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapandı.
    Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal’ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirdi, tavsiyelerde bulundu.
    Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı “küçük oda”da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlariyle mahzun sohbetler içinde geçti.

    Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdadı:
    “Demek böyle ölünürmüş!..”

    TEMİZ VE PAK RUHU İÇİN EL FATİHA..

  • FATİH SULTAN MEHMET:AYASOFYA VAKFİYESİ

    Tarih: 28 Mayıs 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Hasan Ahmet
  • Rahipler rahibelerin örtüsüne karışıyor mu?

    Tarih: 27 Mayıs 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Hasan Ahmet
    Prof. Dr. El Hatib, Başörtüsünün İslam’ın emri olmadığını ve Kur’an’da yer almadığını iddia eden sözde din adamları ve kışkırtıcılara tarihi bir cevap vererek işte böyle sordu.

    İlk bölümü büyük yankı uyandıran Prof Dr. Muhammed Accâc el-Hatîb röportajının ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

    -Bazı ilim adamı sıfatı taşıyanlar başörtüsü ile ilgili ilginç çıkışlar yapıyor. Özellikle de ilahiyatçı geçinenlerin bir takım açıklamaları oluyor. ‘Başörtüsü Yahudi geleneğidir’ diyebiliyorlar. Bunu nasıl görmek gerek?
    Bu âlim sıfatlı insanlar Müslümanların akıllarını karıştırma gayretindeler. Problem, onların. Bazıları konuşurlar, ilimsiz konuşurlar. Hicab, İslam’da vardır. Kur’an’da inmiştir. Allah’ın emridir. Ahzab suresi 59. ayet, Nur suresindeki ifadeyle, ‘göğüslerinin üstüne örtülerini vursunlar…’ ‘Hımarlarını göğüslerinin üzerindeki boşluklara örtsünler.’

    ‘ŞU MÜSLÜMANLARI BİR TÜRLÜ HIRİSTİYAN YAPAMADIK’

    HZ AİŞE VALİDEMİZ’İN ÖRTÜ İLE İLGİLİ HADİSİ
    Hazreti Aişe (RA) demiştir ki, ‘Hicap ayeti inince, Ensar’ın bütün hanımları sabah namazına gecenin karanlığında hareket eden karakargalar gibi, elbiselerini üzerlerine, kafalarına örtmüşlerdir.’
    O halde örtü, başa örtülür. Sonra aşağı doğru indirilir ve arkadan boyun üzerine kapatılır. Kadının göğsünün tamamını örtmek üzere emredilmiştir. Başı örtmeden göğsü kapatmadan, göğüsten aşağı sarkıtılmayan şey başörtüsü değildir. Bunu bütün sahabenin ameli, pratiği böyle göstermektedir. Bu, ne cahili bir gelenektir, ne de bu Yahudilerden ya da Hıristiyanlardan alınmadır. İlmi olmayan kimsenin, Allah’ın kitabını tefsir etmesi yahut Peygamberin sünnetini tefsir etmesi, kendi görüşüne dayanarak bunu yapma hakkı yoktur. Bu mesele akide ile doğrudan ilintisi olan bir meseledir. Hiç kimsenin Müslümanları akidelerinde zorluk altında bırakmaya hakkı yoktur. İkraha tabi tutma hakkı yoktur.

    RAHİPLER RAHİBELERİN ÖRTÜLERİNE KARIŞIYOR MU?
    Bugün rahibeler, Hıristiyan hanımlara ders veren o rahibeler, onlar da tıpkı hicaba benzer bir örtüye bürünmektedirler. Dünyanın neresinde, batıda, doğuda ya da İslam beldelerinde neden rahibelerin kıyafetine karşı çıkılmıyor? Rahipler, Hıristiyan din adamları, yani rahiplerinin kendi rahibelerine ‘Sizin bu örtünüz dinden değildir, dine aykırıdır’ dediklerini hiç duydunuz mu, gördünüz mü? Demokrasiden söz eden ve insanları demokrasiye çağıranların insanlara karşı davranışlarında çifte Standard uygulamamaları gerekir. Biz burada onların büyük çelişki içinde olduğunu görmekteyiz. İşte onlar, bu hicabla ilgili fikirleri ve emirleri eleştirenlere gelince, bu apaçık bir müdahaledir. Dini olan, özel hukukumuza apaçık bir saldırı ve müdahaledir. Hatta Birleşmiş Milletler tüzüğü dahi, tüm insanların inanç hürriyetini güvence altına almıştır. Birleşmiş Milletler böyle bir hakkı verirken, biz Müslüman olarak vermiyor muyuz böyle bir hakkı? Geçen yüzyılda BM anayasası buna izin veriyorsa, Allahın şeriatı bundan çok daha önce, 14 yüzyıl önce bütün insanlara dinde özgür olma hakkını tanımıştır. Allah’ın kitabında bu buyrulmuştur. ‘Dinde zorlama yoktur.’

    DİNDE ZORLAMA YOKTUR AMA MÜSLÜMAN OLMAYANLARA
    Hatta Müslümanları bile inançlarını yaşamada zorlama hakkımızın olmadığını bize söylemeye çalışıyorlar. Biz başkalarına karışmıyoruz ki. Bazılarının, Müslümanların dahi Allah’ın emrettiklerine uymayacaklarını söylemek, bu hususta onlara bir teklif götürmenin şiddet olduğunu söyleyenler asla doğru bir tefsir yapmamaktadır. Yanlış bir tefsirdir. Doğru olan, bütün müfessirlerin üzerinde ittifak ettikleri bu ayet, ‘Müslüman olmayanları İslam’a girmek için sakın zorlamayın’ demektir. Bir misafirimizden her hangi bir yemeğimizi yemesinde ısrar edebiliriz ama sizin anancınızı paylaşmayan birini zorlamak Allah’ın emri değildir. İslam’a aykırıdır bu. Çünkü iman meselesi, akıl ve kalple irtibatlı bir meseledir. İnsanların tüm davranışları, hayatı yaşayış tarzı, Müslüman’ın bütün davranışları imanından kaynaklanır. Doğruluk, sadık olmak, yoksullara yardım etmek Müslümanların Allah’a iman etmesinin bir neticesidir.

    PEYGAMBER NASIL ÖRTÜNÜLMESİNİ İSTEDİ
    -İlahiyatçıların bu tarz söylemleri kafaları karıştırıyor. Farklı giyim tarzları ortaya çıkıyor. Açık dolaşmanın hükmü nedir? Müslüman kadın nasıl giyinmeli?

    Allah resulü bize Kur’an’da olanı beyan etti. Allah Kur’anda, ‘Biz sana zikri, insanlara indirilmiş olanı apaçıkça beyan edesin diye indirdik.’ Nebi(SAV), kadının dışarıya nasıl çıkması gerektiğini beyan etmiştir. Nebi(SAV), geniş, saygıya layık bir kıyafet giymelerini istedi. Bol, cismini koruyacak, kadının hatlarını, şeklini ve biçimini asla belli etmeyen bir kıyafet olması gerektiğini buyurdu. İçte olan aza ve organları belli etmemesi gerekir. O günden bugüne kadar bütün Müslümanlar, köyde olanlar da dahil, herkes geniş bol elbiseler giyinmişlerdir. Bugün köylü hanımlarımızın giydiği elbiseler gibi. Müslümanlardan hiç birisi bu yüzyıllar boyunca Müslüman kadının bu saygıya değer, geniş, vücudunun organlarını belli etmeyen ve göstermeyen kıyafetlerine itiraz etmedi.

    KADIN VE ERKEKLER BİR BİRLERİNE KARIŞMAZDI
    Peygamber Efendimiz döneminde kadınlar, sabah namazına geldiklerinde namaz kılınıp bitince, erkekler mescitte bir müddet otururlardı, ta ki kadınlar mescitten çıkıp dağılana kadar. Kadınlarla erkekler aynı kapıda bir birlerine karışarak sabah namazını terk etmezlerdi. Kadınlar henüz günün karanlığında erkeklerle karışmamak için mescidi erkeklerden önce terk edip evlerine giderdi. Bu bize neyi göstermektedir? Onlardan hiç birisi, sahabeden hiç birisi buna karşı bir tavır göstermedi.

    “CİLBAB GİYİN VE BAYRAM NAMAZINA GELİN”
    Hatta Bayram namazlarına dikkat edin, Nebi (SAV) derdi ki, ‘Kadınlar bayram namazına gelsinler. Cilbabı olmayan kadın, bir hanım kardeşinden varsa fazla bir cilbab alıp giyindikten sonra Bayram Namazı’na gelsin.’ Eğer namaz kılmasına engel olacak her hangi bir durumu yoksa hutbeye gelmesi ve Müslümanların o günkü hayırlarına iştirak etmesini isterdi.

    SAYILAMAYACAK KADAR ÇOK HADİS VAR
    Peki, böyle bir örtü nasıl uyduruk bir kıyafet olmuş olabilir? Bu kadar yüce delil ve belgeden sonra. Bu sözler ancak yeni çıkan sözlerdir. Bazı ülkelerde, bazı ilmi olmayan kimselerin, batıcıların ve modernistlerin söylemidir bunlar. Kültürel Emperyalizmin sonucu olarak bu sözleri söylüyorlar bu insanlar. Bu konuda sayamayacağımız kadar, Müslüman kadının örtünmesi gerektiğine ve örtünün şekline dair hadislerin sayısı sayamayacağımız kadar çoktur. Bu üzerinde ittifak edilmiş ve Müslümanların icma ettikleri bir meseledir. Bu meselenin tartışılması kapatılmıştır. Bu fitnenin kaynağı batı kökenli kültür emperyalizmidir.

    ÖRTÜNMENİN KUTSALLIĞINA DAİR BİR MİSAL
    Sümeyra Binti Kays isimli bir kadın, bir gazadan sonra çocuklarını araştırmak için örtülü olarak şehitlerin arasına karıştı. Sahabelerin bazıları o kadına dedi ki, ‘Çocuklarını mı arıyorsun ve sen de örtülü bir kadınsın.’ Dedi ki o kadın, ‘Burada beni hayâsızlıkla beni itham ediyor gibi duruyorsunuz ama bu benim çocuklarımın şehit olması bundan çok daha hayırlı bir durumdur.’ Sümeyra Binti Kays, çocuklarını ararken, yüzünün örtüsünü açıyor. Yüzünün örtüsünü kaldırarak şehitlere bakıyordu. ‘Ey hanım, sen yüzünü açarak şehitlere bakıyorsun, insanlar yüzünü görüyor’ diye uyardılar kadını. Çocuklarımın şahadeti bu hareketi yapmamdan daha üstündür. Ben çocuklarımın şahadetini görmek istiyorum, siz de bana hayâya muhalif davrandığımı söylemek istiyorsunuz.’ Sahabe, bunu bile hayânın azlığı olarak görüyordu. Kadının yüzünü açmasını böyle görüyordu, siz nasıl hala kadının nasıl örtüneceği konusunda tartışıyorsunuz?

    ÇIPLAKLIK MİSYONERLERİN EN BÜYÜK SİLAHI
    Bugünkü giyinme biçimleri, genç kızların dikkat etmeden, caiz olmadığı halde üzerlerine giyindikleri elbiseler, çıplaklık, insanları sapık davranışlara sürüklemektedirler. Bazı İslam âlimleri geçtiğimiz yüzyıllarda bu konu ile ilgili çok önemli, anlamlı makaleler, eserler kaleme almışlardır. Ta o günlerden uyarmışlardır. İğrenç gelen, kötü, çirkin olan bu çıplaklık hakkında çok güzel makaleler yazmışlardır. Çıplaklığın, örtünmenin felsefesini yapmış bu insanlar. Ama bizde kimse bilmez. Çıplaklık, misyonerlerin en büyük silahlarından biridir. İslam alemini işgal eden ve sömüren emperyalistlerin bir projesidir çıplaklık. Sosyal, içtimai, kültürel olarak, İslam alemini işgal eden emperyalist batı devletlerinin bir politikasıdır. Bizim dileğimiz odur ki, bütün Müslümanları, gençliğimizi korumasını diliyorum. Bütün sapkınlıklardan, sapıklıklardan korumasını diliyorum…

    Engin Kaşdaş-habervaktim.com

  • Büyük Doğu Mimarı olarak; Üstad Necip Fazıl

    Tarih: 27 Mayıs 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Hasan Ahmet

    26 Mayıs 2008 tarihlivakit gazetesi

    Üstad’ın vefat yıldönümünde Üstad hakkında konuşanlar çok oluyor. Biz konuşma hakkımızı bir gün erteledik. Üstad’ın “vefat” yıldönümünde değil, “doğum” yıldönümünde konuşmayı tercih ettik. 25 Mayıs yerine 26 Mayıs…

    SELİM GÜRSELGİL
    Üstad’ın vefat yıldönümünde konuşanlar, ekseriye “ölü ağlayıcıları”dır. Onların tipik vasfı, Üstad’ı “şöyle şairdi, böyle edebiyatçıydı” diye anlatmaktır. Fikir adamı, teşrih masasında bölünüp parçalanamaz. Eflatun’a, “şöyle nesirciydi, böyle tarihçiydi” denilir mi hiç? Büyük adam, bir bütün olarak ortaya konulmalıdır.
    O halde tesbiti başa alalım:
    - Üstad, şöyle şair, böyle piyesçi falan değildir; bu vasıfları daha sonra gelir. Üstad, tek kelimeyle, Büyük Doğu Mimarı’dır.
    İşte, ölü ağlayıcılarının en hoşlanmadıkları kelime budur: Büyük Doğu!..
    “20. ASRIN EN ÖNEMLİ ADAMI”
    Büyük Doğu’yu Üstad, kendi ölümüyle son bulacak bir dergi faaliyeti olarak görmemiştir. Büyük Doğu, büyük bir dâvânın adıdır. Büyük Doğu, İslâm âleminin “büyük doğuş”unun adıdır. Üstad bunu böyle ifade etmiştir. Onun için biz, konuşmak için, O’nun doğum gününü bekledik.
    Daha önce, Vakit’te yayınlanan röportajımda demiştim ki: ‘Bana 20. asrın en önemli adamı kimdir’ diye sorarsanız, hiç düşünmeden “Necip Fazıl” cevabını veririm. İslam’a Muhatap Anlayış’ın dünya görüşünü örgüleştiren adam…
    Salih Mirzabeyoğlu, bunu ilk ve kâmil şekliyle ifade eden kimsedir:
    - “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte, içinde bulunduğumuz çağın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasında bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıztırabını, İslam’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…”
    Doğrusunu isterseniz, biz Necip Fazıl’ın kim olduğunu bilmezdik. O’nu Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğreniyoruz. Salih Mirzabeyoğlu, 50 cilde varan eserlerinde, Eflâtun’un, Sokrat’ı anlattığı gibi, hep O’nu anlatıyor. Üstad’ı bize “Büyük Doğu Mimarı” olarak O tanıtıyor.
    Ve orada da bırakmıyor: “Yürüyen Büyük Doğu Yaşayan Necip Fazıl” nisbetiyle, Üstad’ın dâvâsını yeni iklimlere taşıyor. Salih Mirzabeyoğlu’nu çıkarın; Üstad hakkında körlerin fili tarifine benzer abidik-gubidik laflar kalır…

  • Sonraki Sayfa »