Genç Musalli

Ezan okununca şarkısını yarıda kesen Ladino caz sanatçısı Yasmin Levy’den Türkiye ve İslam üzerine çarpıcı tespitler:

Tarih: 22 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Hasan Ahmet

Türkiye’den bir Yasmin Levy geçti. Caz festivali için Türkiye’ye gelen Levy’in annesi Türk, babası Manisa doğumlu sonra İsrail’e yerleşmişler. Levy ise Kudüs’te doğmuş bir İspanyol Yahudisi. Araplar içinde büyümüş Yasmin, Müslümanlara karşı ılımlı tavrıyla dikkat çekiyor. Öyle ki Türkiye’de verdiği konserde ezan okunduğunda şarkıyı yarıda kesti. İran, Lübnan gibi Müslüman ülkelerdeki müzisyenlerle çalışıyor ve müziğin barışı getireceğine inanıyor. O “Kudüslüyüm” diyor ama ekliyor “Ait olduğum yer Türkiye.” Onun şarkılarında hüzün var, sesi de insanın içini acıtıyor. Barış için kurduğu sanatsal köprüyü ise şöyle özetliyor “Kendin için ne istiyorsan diğeri için de aynı şeyi istersin.”

Kudüs, Türkiye ve İsrail..Bu üç karışımdan sesiyle içinizdeki gönül tellerini titreten kadın, yani Yasmin Levy çıkmış ortaya. Flemenko, sefarad ve Arap müziğini harmanlayarak kültürel bir dalgalanmayla icra eden Levy’nin saz ekibinde Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler de bulunuyor.”Kudüs’te hüzün var” diyor ve babasının kaybıyla devam ediyor söze. İsrailliden daha çok Arap simalı Yasmin, kayıpların verdiği hüznüyle inşaa edilmiş hayatına büyük mutluluk iliştirmiş. Bu nedenle sanılanın aksine gülen ve neşeli bir kadın. Ama onu dinlerken hüzünlenmeyi beceremeyenler başlarını çevirsin.

* * *

Babanız Manisalı, Kudüs’te doğdunuz ama Yahudisiniz. Bu sentez size nasıl bir çocukluk yaşattı?

Kudüs çok kozmopolit bir şehir ve birçok dinden, ırktan insan bir arada yaşıyor. Özellikle Yahudi ve Müslümanların bir arada oluşu benim çok farklı kültürleri birden yaşamamı sağladı. Mesela; bir tarafta saz çalıyorsa diğer tarafta kanun, başka bir tarafta gayda dinledim. Bu benim hayatımı çok etkiledi.

Sosyal yönden nasıl bir etkisi oldu?

İnsanlara toleransım konusunda etkiledi diyebilirim. Çocukluğum Kudüs’te geçti. 3 yaşımdan beri İbrahim Tatlıses ve Orhan Gencebay dinliyorum. Bu tarz bir kültürde büyüdüm. İnsanlara hangi dinden olursa olsun eşit davranılması gerektiğini düşünüyorum. İnsanları ayırmıyorum.

İsrail’de de Filistin’e duyarlı bir kesim de var. Ülkenizde baskı gördünüz mü?

İsrail’deki Araplarla çok iyi anlaşıyorum. Bu nedenle bir dışlanma yaşamadım. Ben şöyle görüyorum; hepimiz kuzeniz ve hayatımız hep birlikte geçti. Sonuçta ben müzisyenim arada köprü kurmaya ve insanları bir araya getirerek barışı temsil etmeye çalışıyorum. Böyle bir baskıyla karşılaşmadım.

ORYANTALİST YAHUDİLER ARAPLAR’A BENZİYOR

Nasıl oluyor? Sonuçta Filistinlilerle İsrail’lilerin arasında savaş var…

Savaşların olmasını aptalca buluyorum. Çünkü hepimiz aynı ruhu taşıyoruz ve birbirimize çok benziyoruz. Benim ismim Arapça’da da Yasemin Türkçe’de de Yasemin.

“Duygusal açıdan Araplar ve Yahudiler birbirlerine benziyor” diyorsunuz. Nedir ortak yanları?

Daha çok oryantalist Yahudileri benzetiyorum. Yeme içme alışkanlıklarımız, kızgınlığımızı dışa vurma şeklimiz benziyor. Yakından baktığınızda hepsinin de aynı ruhu taşıdığını görürsünüz. Kültürel olarak da misafirperverliği çok benzer. Özellikle ikram biçimleri. Ama yine de İsrail’deki Yahudilerin Türkler’den öğrenmesi gereken çok şey var.

Suudi Arabistan’da hiç konser verdiniz mi?

Hiç davet edilmedim ama vermek istiyorum. Onların bakışını da anlayabiliyorum. Sonuçta ülkelerinin kendi içlerinde bir tutumu var. Ama gerçekten gitmek istiyorum çünkü Arap ezgileri de söylüyorum. O ruhu taşıyorum.

Bu bakışı nasıl kırıyorsunuz. Zor olmuyor mu?

Kübalı, İranlı, Filistinli bir çok müzisyeni birlikte çalışmaya teşvik ediyorum. Diğer insanların bize karşı savaşı ve düşmanlığı varsa buna sadece siyasal yollarla değil, müzikle de cevap verilebileceğini ve bu şekilde de barışın gelebileceğine inanıyorum.

Peki müzik dışında barış adına yaptığınız bir hareket var mı?

Dernek ve örgüt çalışması yapmıyorum. Bununla ilgili çok fazla talep geliyor. Ama sonuç da ben de bir Hipokrat değilim, bu tür çalışmaya her zaman açığım.

Ladino dilinde müzik yapıyorsunuz. Kökeni eski bir dil ama ulaşmaya çalıştığınız kitlenin çoğu bu dili anlamıyor. Neden daha evrensel bir dil seçmediniz?

Anlıyorum ama o da benim kültürümü yansıtıyor. Ben bu dille büyüdüm ve benim atalarımdan kalma bir dil bu.

Ama anlaşılmazsanız insanlara ulaşamazsınız…

Şöyle; albümlerimdeki şarkıların sözleri İngilizce olarak da yer alıyor. Yine konserde gelen kişilere bu dilin anlamını ve neyi anlattığını söylüyorum. Şarkıya başladığımda onun öncesinde hikayeyi anlatıyorum ve dinleyen kişi bunu çok rahat anlıyor.

Bu bir dili korumak, sahip çıkmak mı?

Öyle değil. O bir kültür benim kültürüm ve kendim için yapıyorum. Herkes bu dili öğrensin diye yapmıyorum.

İnsanlara karşı hoşgörülü tutumunuz, birilerini değiştiriyor mudur? Siz geri dönüşümü oldu mu mesela?

İnsanlar konserinizde sizi dinler, o ruhla kaynaşır ama ertesi gün bunu unutabilir. Kendi hayatıyla tekrar başbaşa kalır. Bir adım dahi olsa çok iyi ilerleme oluyor çünkü beni takip edenler bilirler, perküsyon çalan kişi Müslümandır.

KURAN-I KERİM SATIN ALDIM

Dinleri ve ırkları buluşturuyorsunuz yani…

Söylediğim gibi İspanya, İran, Lübnan gibi ülkelerdeki müzisyenleri bir araya getiriyorum. Bu insanların birbirileriyle kaynaşması açısından çok önemli bir adım. Bunu müziğimle ve birlikte çalıştığım insanlarla sembolize ettiğim için bizi birbirimize yakınlaştırıyor. Belki uzun zaman alacak ama denemeye değer.

Kudüs sizin için neyi ifade ediyor?

Kudüs hücrelerime kadar işleyen bir şehir. Annem “Biz Kudüs’ün demirbaşlarıyız” derdi. Ama eğer bir kelimeyle açıklamam gerekiyorsa gördüğüm şey “Hüzün”.

Şarkılarda ağlayan, ağıt yakan bir kadın var. Oysa karşımızdaki kadın güler yüzlü ve pozitif. Müziğin içindeki bu hüzün nereden geliyor?

Bir yaşımda babamı kaybedince hayat benim için çok zor oldu. Annem de güçlü bir kadın modeli oluşturmaya çalıştı. O mücadeleyi ve bütün sorumlulukları annemin taşıması gerekiyordu. Annem benden hiçbir şey esirgemedi ve benim mutlu olmam için çok çaba gösterdi. Müzikal anlamda iç dünyamda da bana başarıyı o verdi.

Mutluluk hüznün neresinde peki?

Ben aslında çok mutluyum. Kocaman bir hüznün içerisinde mutlu olmayı başarabilen bir insanım. Mutlu olmamın en büyük nedeni gerçekten içimde bir hüzün barındırıyor olmam. Beni ben yapan, büyük bir hüznün içerisinde mutluluğu da barındırmam. Otuz yıllık bu ruhu yansıtıyorum.

Babanız kilise korosunun şefiymiş. Peki siz dindar mısınız?

Radikal bir dindar değilim. Zaten olamam çünkü Yahudilikte kadının şarkı söylemesi yasaktır. Ama ben, Allah’ın beni şarkı söylemem için yarattığını düşünüyorum. Buna da çok şükrediyorum.

İslam dini hakkında bir bilginiz var mı?

Evet. Hz. Muhammed’in hayatını da okudum. Ben Yahudiysem sen Müslümansan bir arada sorunsuz yaşama ve birbirine düşman olmama açıkça belirtiliyor. Buradan okumak için Kuran-ı Kerim satın aldım.

KENDİN İÇİN İSTEDİĞİNİ BAŞKALARI İÇİN DE İSTE

Sizdeki bu çok kültürürlük melezlik, kimlik karmaşası yaratmıyor mu? Siz nerelisiniz mesela?

Kudüs’te doğduğum için Kudüslüyüm. Benim Türkiye’ye ikinci gelişim. Yedi yıl önce gelmiştim. Konser verirken gökyüzüne baktığımda babam bana sanki ‘ait olduğun yerdesin’ diyordu.

Konserde ezan okunduğunda ara verdiniz. Bu bir jest miydi?

Sizin için önemliyse bu benim için de önemlidir. Ezanın okunmasını bekledim. Kiliseye de gidiyorsam oranın gerektirdiği şekilde giyiniyorum. Ortamına göre davranılması gerektiğine inanıyorum.

Şarkılarınızda din olgusuna yer veriyor musunuz?

Benim müziğim, Yahudi dinini empoze eden bir müzik değil ama her şarkıda dini sembolize eden izler taşıyordur. Etnik yönü daha ağır basıyor ama direk olarak din uzuvları taşımıyor.

Çok samimi bir duruşunuz var…

Bu içimden geliyor. Nehir gibi akıyor. Bu bir anahtar kötülüğü kapatıp barışı açıyor sanki. Kimseyle bir sorunum yok çünkü.

Albert Einstein’ın sözüyle bitirelim. “Başkalarının hürriyetini tanımayanlar, hürriyete layık değildir.”

Kesinlike doğru. Bu benim hayatımı kapsayan bir felsefe. Mesela; İncil çok kalın bir kitaptır ama sadece tek bir cümlesi her şeyi anlatır. “Kendin için neyi istiyorsan, diğeri için de aynı şeyi istersin.” Bu her şeyi özetliyor.

Müslümanlar çok hoşgörülü

Anneniz Türk. Sizdeki Türkiye fotoğrafı nasıl?

Yahudilerin İspanya’da dışlandıkları dönemde Osmanlı Devleti’nin kapılarını bizlere açmış olması ve bununla birlikte gelen süreç beni çok etkiliyor. Bu Türkçe’de var mı bilmiyorum ama “Türklerin başımın üstünde yeri var”.

Evet Türkçe’de var olan bir cümle…

Bütün dünyayı gezersiniz her zaman kapı açılabilir ama bir kapı açılır orası ait olduğunuz yerdir. Türkiye benim ait olduğum yer. Az önce annemi aradım ve ona da söyledim. Dünyanın her yerine gittim ama Türkiye’de yaşadığım duygu bambaşka. Her dakika içimde bir sevgi hissediyorum.

En çok neden etkileniyorsunuz?

Müslümanların insanlara karşı hoşgörüsü sonsuz. Özellikle Yahudi sürgününden sonra Müslümanların bizi kucaklaması, sahip çıkması ibadetinizi yapın demesi beni çok etkiliyor. Bu hoşgörü dünyanın hiç bir yerinde göremeyeceğiniz bir gerçek.

Ama Müslümanlara yapılanlar ise tam tersi…

Evet dediğiniz doğru. Sanki insanların birbirine sıra sende demesi ve düello içinde olması gibi. Bazen diyorum; biri çıkıp toplu bir barışı temsil edip insanları kucaklasa da bu sorun ortadan kalksa. Yahudiler savaşıyorlar ama şunu bilmenizi istiyorum kişilerin inançlarına saygı duyuyoruz. Cami, sinagog, kilise bunun gibi ibadet yerlerine ve ibadetlere saygımız var.

timetürk

  • BEBEK

    Tarih: 21 Temmuz 2008 | Kategori: Hikayeler | Yazan: Hasan Ahmet

    Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
    büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
    kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
    bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
    gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
    Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve
    cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
    “Dokunma bana …” diye bir ses duydu.
    “Beni okşamaya hakkın yok senin…”
    Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
    Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
    Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
    Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
    konuşan oydu. “Bana yaklaşmanı istemiyorum”
    diye devam etti. “Hemen uzaklaş benden…”
    Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
    “Çocuklarımız hep erkek oluyor” dedi.
    “Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
    Bu yüzden seni öpmek istedim.”
    “Beni öpemezsin” diye ağlamaya başladı bebek.
    “Benim de seni öpemeyeceğim gibi…”
    “Neden ?” diye sordu kadın.”Neden öpemezsin ki ?”
    Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
    “Bunun sebebini bilmen gerekir” dedi.
    “Düşünürsen mutlaka bulacaksın…” Kadın, neler olup
    bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
    Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
    ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
    Aile dostları olan tanınmış doktor,
    odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
    vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
    “Geçmiş olsun hanımefendi” dedi.
    “Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
    Ha..! Sahi, “kız”mış aldırdığınız bebek.”

    Cüneyt Suavi

  • “Nankörlük” mü yoksa kendi nankörlüğümüz mü?

    Tarih: 19 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    “Nankörlük” mü yoksa kendi nankörlüğümüz mü? 

    Nankörleri sevmeyiz, hiç de sevmeyiz deriz bir çoğumuz.Bir iş  yapana teşekkür edilmeyince yada zahmet oldu elinize sağlık gibi sözleri sarf edilmeyince;-“Bak sen naköre bir teşekkür bile  çok gördü” gibi  sözleri duyduk/muşuzdur. 

    Şükranda bulunmak  iki taraf içinde nezaket örneğidir.İncelik   meselesi, hizmetin sözlü karşılığıdır. “Hayırdır inşaAllah yazarken kalbim dalıyor uzaklara.” Gökyüzüne,toprağa,ağaçlara, gül goncasına …, suya baktığımızda ne mükemmel olduklarını görüyoruz.Bu ihtişam karşısında dilimizin neden tutulmuyor?Şaşıyorum!  Alışık olduğumuzdan mı yoksa normal bir şeyler olarak gördüğün den mi bilinmez ama hiç şaşırmıyoruz?Güzellikler bizler için ona dikkatlice bakmıyor muyuz? Yoksa.Yaratana kalbimizi yöneltmekten mi kaçıyoruz?Öğrenmenin ve anlamanın şaşkınlığı rutin olarak görüyoruz. Şaşkınlıkla başlar her şey ilk görüş gibi ona merak uyandırmaktır.Rutin olmamak.Kalbimizi ,gözümüzü ve dilimizi rutinleştirmekten çıkarmak gerek.

    Dil ile başlayan şükranlık kalp ile devam eder.Eee, ne oluyor ? Bizde nankör olmuyor muyuz? Bu kadar mükemmellik karşısında teşekkürü çok mu görüyoruz?  Söz ile ve beden ile yapmak gerek. Nankörlükten ve nankörlerden bahsetmeden önce kendimize  bakmak ve düzeltmek gerek.Çuvaldızı kendimize iğne başkasına.  

    Şükürsüz halimizden sıyrılıp şükretmek

    .Yazan : (Yasemin)Yayınlayan kişidir vesselam.Devamını getirmek ümidiyle.Muhabbetle

  • Ergenekon Taşeron, Tutuklular Piyon!

    Tarih: 19 Temmuz 2008 | Kategori: Darbeler | Yazan: Hasan Ahmet

    Ergenekon Davası, aysbergin görünen kısmı bile değil, asıl buzdağı görünmeyen ve bilinmeyen, konuşulmayan ve konuşulamayan yönleriyle tarihte vardı. Şu an yargılama sürerken bile Ergenekon terörü devam etmektedir. Bunun en bariz açıklaması hava kuvvetlerinde ki, altı muvazzaf subayla ilgili son haberlerden anlıyoruz. Nedense çetelere dokunulmakta geç davranılıyor…

    Ergenekon davada, davalı,  davacı ve davadar…  Davanın her yerinde…  Ergenekon durulanma peşinde… Kendini açığa vurmakla, işlevselliğine çeki düzen vermek istemektedir….

    Öldürme, sindirme, şekil verme, istikbali sadece kendine has kılma, başkalarının istikbalini söndürme yani öldürme ve suikastlarına devam ediyor. Nice öğretmenleri, nice imanlı, vatanperver paşaları, albayları, binbaşıları… Öldürdüler. Bunların deşifre edilmesi gerekir. Bütün yapılan katliamların dökümü umarız çıkarılır.

    Geçen de Van’da bir uçurumdan aşağı uçan trafik kazası süsü verilmiş, öldürme vuku buldu. Bunda da suikast kokuları geliyordu. Bu kurmay binbaşı, imanlı, inançlı ve başarılı biriydi. Görevlendirilmesi bile, geçici olarak mümkün olmayan bir bölgeye geçici görevlendirilerek, temizlendiğine dair söylentiler var. Şoförün kendini araçtan attığı, aracı da uçurumdan aşağı sürdüğü konuşuluyor. Kurmay binbaşıyı ve ailesini de tanıyan biri olarak, Ergenekon davası güdülürken, Ergenekon cinayetine tanık olmanın bir dayanılmaz yürek yarasıyla irkildik… Eşref Bitlis’lerin ‘kim vurdu’ya gittiği bir memlekette askeriyenin kendi evlatlarını böyle kolay harcaması ve sessiz kalması Ergenekon gölgesinin ve hâkimiyetinin ne kadar derinlere nüfuz ettiğinin göstergesidir.

    Bence bu dava büyükleri (elebaşları)temizler, onlara dokunmaz. Bunlar piyonlardır. Derinliklerde pisliklerin örttüğü niceleri var. Emperyalizmin uşakları bunlar…

    Yine adını aldığı Necabettin Ergenekon paşa bunların(öğrencisi Veli Küçük ve diğerleri için)  piyon olduğunu söylüyor. Milli derin bir devletin olmadığını ifadeyle ülkemizde bu yapılanmanın Amerikan ve İsrail kaynaklı bir derin yapılanma olacağını bildiriyordu, 19 Temmuz tarihli, Zaman gazetesinde…

    Bu ülkede, halka güvenmeyen ve bu halktan da olmayan, sivil ve askeri getirimci bir güruh var… Asıl terör bu… PKK bu terörün bir parçası olabilir ancak… Son veriler de bunu doğrulamaktadır… 2000 yılıydı, bir üsteğmen (Allah Ergenekoncu vatanperver edebiyatçı şer güçlerin şerrinden korusun); “Asıl terör, PKK’nın arkasına gizlemiş olan sivil ve askeri ranttır, PKK hikâye” demişti.

    Büyük başlara ulaşmadan- ki, ulaşmayacaktır-davanın istenen sonucu vermesi mümkün değildir. Amerika ve İsrail bu işte başroldeler. Kendilerini gizlemeyi bilirler. Bu ülke insanının rahat ve huzura ermesini istemezler. Dost görünen ve Türk Milletinin en büyük düşmanlarını iyi bilesi gerekir…

    Yönetimi Türklerin isteği doğrultusunda değil, Amerika ve İsrail’in isteği doğrultusunda oluşturabilecekleri bir mevcut sistemi koruyacaklardır. Hesap bu ya, hesap hesap içinde, terör devlet, devlet terör içinde… Devleti terörle ikame etmek, bu millete ihanettir. Bu milletin inancına ve geçmişine düşmanlık ve kindir. Bu intikam dürtüsüdür. Ulusalcılar, Apo’cular, Apo’nun yanındalar. Apo ve Ergenekoncu ulusalcıları destekleyenler aynı mihraklardır. Amerikan Yahudi düşünce kuruluşlarında, alınan kararları hatırlayın… Oralarda görünen insanları…

    Apo’yla dirsek temasındaki DTP ile Ergenekoncuların avukatı CHP arasında fark görünmemektedir.(Bu konuyu Mümtaz Türköne yazdı)

    Sayın kurumların içinde teröre bulaşmış, halkı, halkın tercihlerini, demokrasiyi ve hatta kanunları, görev ve yetkileri hiçe sayan, kendini milletin üstünde gören ve hatta meclisinin üstünde tutanlar, leş kargaları var, Bunların vatanperver ve rejimi koruma dürtüleri Ergenekoncu yapıyla örtüşür, duruş arz ediyor.

    Bunları tasfiye etmeden, ülkemizin ne yargısı adaleti, ne meclisi egemenliği ve yasama görevini, ne ordusu güven ve istikrarı, ne istihbaratı gerçek işlevini tesis edebilir.

    Bu dava CHP’nin nerede durduğunu da göstermiştir. Demokrasiden asla iktidar olamayanların terörün avukatlığını yapmaları ibretamizdir, birlikte seyrediyoruz…

  • ÜSTÜN HABERCİ

    Tarih: 12 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    ÜSTÜN HABERCİ

    Evet; bu ressamla, dudaklarımızda (Rembo) nun mahut iki mısrai, içimizi dolduran mâverâ iştiyakını besteliyoruz. Tabiî, her birimizin iştiyakı ve iştiyak istidadı başka başka…
    Birden, tüylerim ürpererek hatırıma bir şey geldi:
    - Bugün ne kuzum?
    - Cuma…
    - Ne dedin? Cuma mı? Ağacami’ne de bir iki yüz metre mesafedeyiz!
    - Ne olacak?
    - Ne olacağını bırak da saate bak!
    - 12′ye geliyor.
    - Tamam! Namaza pek az vakit var… Haydi davran, sana üstün haberciyi göstereceğim!
    Ve arkadaşa, vapurda geçen hadiseyi çizgisi çizgisine anlattım.
    Müthiş alâkalandı. Daldı ve dedi:
    - Ya bizden şüphe ederse?… Bizi polis filân zannederse?..
    - Yanılıyorsun, diye haykırdım; eğer aradığımız üstün haberciyse bir bakışta bizi anlar. Değilse, zaten bize lüzumu yok… İstediği kadar şüphe etsin..
    Beşinci katında bulunduğumuz apartmandan yuvarlanırcasına inip kendimizi kaldırımlara attık…
    O ve ben
    Necip Fazıl KISAKÜREK
    büyük doğu yayınları
    Kasım 1974, Sf. 74-84

  • Musammat Gazel

    Tarih: 10 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    Musammat Gazel
     
    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı

    Gamım pinhân tutardım ben dediler yâre kıl rûşen
    Desem ol bîvefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Bana ta’n eyleyen gafil seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    Günümüz Türkçesiyle:

    1-Sevgili beni candan usandırdı, cefadan usanmaz mı? Âhımdan gökler yandı, dileğimin mumu yanmaz mı?

    2-Sevgili, bütün hastalarının derdine ilaç veriyor,bana niçin ilaç vermiyor? Beni hasta sanmıyor mu?

    3-Ayrılık gecesinde canım yanar, ağlayan gözüm kanlı yaş döker, feryadım halkı uyandırır, kara bahtım uyanmaz mı?

    4-Yanağının gülüne karşı gözümden kanlı su akar (yani:kan ağlarım); sevgilim! Bu gül mevsimidir, akar sular bulanmaz mı?

    5-Ben gamımı gizli tutardım, “sevgiliye aç” dediler, desem o vefasız acaba inanır mı? İnanmaz mı?

    6-Ben sana meyletmiş değildim, aklımı sen yok ettin; beni kınayan gafil seni görünce utanmaz mı?

    7-Fuzuli çılgın bir rinttir, daima halkın diline düşmüştür; sorun ki bu nasıl sevdadır? Bu sevdadan usanmaz mı?
    1. Cefasıyla canımdan usandırdı beni yâr; cefa etmekten kendisi usanmaz mı acep?!..Ateşli ahlarımın kıvılcımlarından felekler (güneş, ay ve yıldızlar bile) yanarken neden yanmaz şu murat mumu?!..

    2. Dertlerinin devasını bağışlıyor bütün sevenlerine sevgili. (Peki ya) bana niçin kılmıyor derman?!.. Yoksa hastalarından saymıyor mu beni?!..

    3. Sevgilinin aşkıyla çektiklerimi ben, gizliyordum hep. Dediler git söyle sevgiline bu aşkı!..(Söylerdim ama), o vefasız, bilmem ki aşkıma inanır mı; inanmaz mı?!..

    4. Yanar da yanar canım ayrılık gecesinde ilkin… Sonra başlar gözlerim kan ağlamaya…Gitgide feryadım çoğalır da uyandırır halkı çığlıklarım (gecenin bir yarısında). Acep kara bahtım da (bu arada) uyanmaz mı hiç?!..

    5. Yanağının gülüne karşı, gözümden akan yaşlar da kanlı (gül renginde).. Sevgilim! Gül mevsimidir bu; bulanmaz mı akar sular?.. (Elbette bulanır ve kanlı akar gözyaşlarım…)

    6. Sana bilerek gönül vermedim ben. Aklımı sen çeldin işte…
    (sendeki güzelliği bilmedikleri için) beni ayıplayan o gafiller seni görünce şimdi utanmazlar mı(bu ayıplamalardan)?

    7. Çılgınlıktan kurtulamayan bir aşığındır Fuzûli senin, ve rezil rüsva olmuştur hep halka bu yüzden. Kendisine sorun hele, bir sorun bu sevdadan usanmaz mı?!..

    (İskender Pala)
    Fuzûlî

  • Muazzam bir incelik hikayesi…

    Tarih: 06 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    Muazzam bir incelik hikayesi… 

     (her ne kadar ‘tekerrür etmemesi niyetiyyle’ibaresinin altına yazmaktan hicap etsemde…)  

    “…Bizim kültürümüzde anlamak hem zihni bir işlemi hem kalbi bir hassasiyeti ifade eder.  

     … 

     Hicaz, Mekke, Medine gibi mübarek beldeleri içine alan geniş bir bölge. Hz. Peygamber’in soyuna hürmeten Mekke ve Medine kalelerine bayrak çekmemiş Osmanlı. Bütün bunları elbette dünyevi dolayısıyla ‘deni’ bir pragmatizmle anlayamazsınız.Başka hiç bir eyalete tanınmayan bu özel imtiyazları, ‘dini duygu ve sembolleri kullanarak nufüz kazanma politikası’ şeklinde göstermeye çalışan ‘bilmsel’ izahlar vakıaya Osmanlı gibi bakamamanın, modern körlüğün, nasipsizliğin, kalp kararmışlığının tezahürü, yahut bir cibilliyet problemi olarak ciddiye alınabilir ancak.      

    Osmanlı’ya bağlandıktan sonra her yıl düzenli olarak hac mevsiminde Harameyn’e ulaşacak şekilde ‘Surre Alayı’ denilen özel bir birlikle Hicaz’a gönderilen para, altın, erzak gibi yardım ve armağanlar değişik açılardan inceleme konusu yapılmıştır.  

     Sürre alaylarını siyasi bir alışveriş, maddi bir diplomasi gibi anlar, develerin sırtındaki altın keselerinden gözünüzü alamazsanız, Osmanlı’yı, onun temsil ettiği soylu medeniyeti havsalanıza sığdıramadığınızı itiraf etmiş olursunuz.Zira surre alaylarının ‘paha’ya gelmeyen ‘munif’ fonksiyonları, narin yükleri vardır Osmanlı nezdinde… 

     Her recep ayının ortasında Üsküdardan yola çıkarılan surre alayında; …. deve, at ve katırların yükü, halılar, kumaşlar, murassa avizeler, şamdanlar, sırmalı hilatler, elmaslar, inciler, yoldaki çocuklara dağıtılacak renkli şekerler dışında (Efendimizin kabr-i saadetlerinin bakımı ve temizliği ile meşgul olanlara gönderilen feraşet çantaları vardır)  

     Nihayet bu kervan başka bir yükü, ama götürüp getireceği bir yükü daha taşımaktadır.Hayvanların üzerlerinde muhafazalı bir şekilde yerleştirilmiş küçük cam kavanozlardır bunlar.İçlerinde mürekkep vardır.evet bilidğimiz yazı mürekkebi.  

     Muhtemelen haftalar önce, halis bezir yağı yakılarak biriktirilen is, kuş tüyü ile toplanmış, fırınlanmış, sonra arap zamkı, nar kabuğu suyu ve daha bir sürü ecza ile kaynatılmıştır. Güzel kokması için gül suyu ilavesi de unutulmamıştır bu arada.  

     

     Ama hala mürekkep değildir bu karışım; henüz terkibini bulmamıştır.çok uzun bir süre belki aylarca, ya bir havanda ağır ağır dövülmeli, ya bir şişede yavaş yavaş çalkalanmalı ki kıvamını bulsun.işte mürekkep ustaları işin bu en zor ve sabır isteyen faslını hac kervanına havale ediyorlar. mürekkep develerin sırtında İstanbuldan Mekke’ye gidiyor, dönüyor; bu yolda sarsıla sarsıla terkibini buluyor.  

      En sıradan bir nesneyi bile kutsalla irtibatlandırarak güzel ve anlamlı kılıyor Osmanlı.Terkibini Hicaz yolunda bulan mürekkebin başka güzelliklere malzeme yapılması kaçınılmaz. onun için böyle mürekkeplerin hatta ‘hüsn-i hat’ oluyordu!!   Öyle ya hüsn-i hat başkadır, kağıdın ak yüzünü kara eylemek başka!” 

     Mostar-Aralık(Ali Yurtgezen)

  • Bi(r) Ümid

    Tarih: 05 Temmuz 2008 | Kategori: Kur'an-ı Kerim | Yazan: Yasemin

    Bi(r) Ümid

    “Günahım hadden efzûndur
    Bana rahmeyle Allah’ım”

    İnsan nisyanla mâlûl! Lâkin unutulan, Kâinatın Yaratıcısı, âlemlerin asıl varlık sebebi Cenâb-ı Hak olunca; netice hüsran, netice figân…

    Allâh’ım, nefsimizin fısıldadığı her kötülüğü, Sen hakkıyla bilensin, Sen «el-Alîm»sin.
    “Sizler içinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan yine sizi hesâba çeker.” (el-Bakara, 284)
    Allah’ım, ruhumuzun arayışındaki incecik yönelişlerden Sen haberdarsın, Sen «el-Habîr»sin.
    “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadid, 4)
    Allâh’ım, damarlarımızda dolaşan her zerreye Sen şâhitsin.
    “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)

    Yâ Rab!..
    Hangi köşeye gizlensem, hangi karanlığa hapsetsem günahımı, Sen’in nazarından, Sen’in nûrundan kaçıramam nefsimi ve nefsimin fısıldayışlarını!.. Güneşin ziyâsına dağ bile zevâl veremezken, bu âciz varlığımı Zât’ından nasıl gizli tutayım? Varlığım, Sana bunca yakınken, hangi ırak beni Sen’den uzak kılsın ki? Buna rağmen günahkârım; bunca “âşikâr”a karşı günahlardayım…
    Yûnus Emre Hazretleri, gönlünde «el-Basîr» olanın tecellîsi, boynunda şeyhinin emrini yerine getirememenin ağırlığı, elinde kalbî sâfiyetinin işareti olan tavuk ile çıkarken Taptuk Emre’nin karşısına, nasıl bir nasihat bırakıyor bizlere; düşündükçe utanırım her hâlimden! Allah’ın Basar sıfatını zerrelerinde hissederek mübah olanı dahî terk eden Yunuslar’a mukabil, bizler Allâh’ın rızasına muhâlif hatalara -kimselerin görmediği zannıyla- nasıl bir gafletle râm oluveriyoruz?.. İşte günâhın sırrı, unutmak!..
    “Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
    Allah’ım, nefislerimizi Sen’den gâfil olmaktan koru!.. Yoldan çıkanlardan değil, yola revân olanlardan eyle bizi! Hatalarımıza bakıp da, bizleri gözden çıkarılanlardan eyleme!
    “Rabbim! Eğer Sen’in merhametini yalnız sâlih kullarının ümid etmesi gerekiyorsa mücrimler kime gidip sığınsınlar? Ey ulu Allâh’ım! Eğer Sen yalnız has kullarını kabul ediyorsan mücrimler kime gidip yakarsınlar?”
    Ve:
    “Çiçekler güneşli ve ıslak yerlerde açar.” derken Hz. Mevlânâ, nasıl davetkâr hüznün ve ümidin iç içe dönüp durduğu tevbe kapısına:
    «Gel!…» demede, «Ne olursan ol, gel!»
    Zira tevbe kapısı açık herkese… Tevbe edeceksen gel… O kapıya gelmek de bir nasib işte!
    Allâh’ım, yazmak, söylemek kolay; hatanın yangınını yürekte hissetmeyi lutfeyle! Gözyaşlarıyla günah yangınlarını söndürüp kalp bahçemizi yeşertebilmekle ikram et, şu âciz kullarına! Ve rahmet ümidinin sıcaklığıyla cennet iklimlerinden bereketlendir kalplerimizi!
    Günahımız çok, nisyânımız haddinden efzûn!… Lâkin ümidimiz, rahmetin!
    «Ârif olan, kusur ve kirlerini, kişinin önüne sermez.» (F. Attar) diyor velî kulun!..
    Yâ Rab, âriflerde tecellin bu ise, Zât’ındaki «es-Settar» sıfatının gölgesi altına al bizleri… Hani çocuk hatasını anlar da dudağını büker, bakamaz annesinin yüzüne; benim de yüzümü kaldıracak yüzüm yok… Lâkin:
    “-Kulumun zannı üzereyim!..” buyuran Yâ Rahmân, Yâ Settâr!
    Ve Rahîm olan Allâh’ım, îmansızlara dahî merhamet edip cömertçe nîmetler lutfeden Allâh’ım!.. Zâtından rahmet ümidi bekleyen şu âciz kullarını mahzûn eyleme.
    “Ey Rabbimiz, unuttuğumuz yahud hata ettiğimiz şeylerden dolayı bizi muâheze etme! Ey Rabbimiz bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, tâkat getiremeyeceğimiz bir şeyi bize yükleme!

     Bizleri af et, mağfiret et, bizleri rahmetin içine al! Sen bizim Mevlâ’mızsın! Artık kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!” (el-Bakara, 286)
    Sana, yine Sen’in öğrettiklerinle sığınmadayız. Âciziz, câhiliz, nefsimize karşı zâlimiz… Sen her birimize ilim, amel ve nusret ihsan et, ey yüce Allah’ım!..
    Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen!
    Ne verdinse odur, dahî nemiz var?!

    (Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri)

  • Bir Kahraman Bekliyoruz

    Tarih: 03 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    Bir Kahraman Bekliyoruz

    Kal’a gibi dik başın bulutlara yarışsın,
    Dalga dalga saçların rüzgârlara karışsın!

    Adını nakşedelim, eski-kadim surlara
    Sesini haykıralım asırlardan asırlara…

    Savletinden titresin yeniden doğu, batı,
    Ve kurulsun Allah’ın ebedî saltanatı…

    Ufukları kaplasın bayraklarımız al, al,
    Göklerle zaferimizi çizsin vahşi bir kartal!..

    Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
    Eğilsin öpsün gökler canım nazlı hilâli…

    Ordularım yeniden Tuna’ya akın etsin!
    Bir Yıldırım çıksın da uzağı yakın etsin

    Selâm dursun karşısında bütün şerefler, şanlar!
    Namını tebcil etsin, yıldızlar kehkeşanlar…

    İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdâsı var.
    Yavuz gibi diyorum: Bu dünya insana dar!

    Bir sadâ duymak için sahralara düşeyim.
    Helâl olsun bu yolda, varım yoğum herşeyim!

    Volkan gibi lav atmış, ne susmuş ne sönmüşüm.
    Ben bu imân uğruna çılgınlara dönmüşüm.

    Bir deha bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
    Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsun.

    Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
    Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!

    Çık nerdesin zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
    Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz…

    Musa ol! Hakk’a yüksel! Tecelli et de Tûra.
    Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan garkolsun nûra!

    İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.

    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!..
     
    Osman Yüksel Serdengeçti

  • Ey Sabırsız Hasta

    Tarih: 02 Temmuz 2008 | Kategori: Diğerleri | Yazan: Yasemin

    [İKİNCİ DEVA]  

    Ey sabırsız hasta!  

    Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın,senin ömür dakikalarını birer saat hükmüne getirebilir. Çünki ibadet iki kısımdır. Biri müsbet ibadet ki; namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfî ibadetlerdir ki; hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede, aczini ve za’fını hisseder. Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur. Evet hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekva etmemek şartıyla, mü’min için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivayat-ı sahiha ile ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun bir ömrü kazandıran hastalıktan teşekki değil, teşekkür et.  

    [ÜÇÜNCÜ DEVA]  

    Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine , mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli ve en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvanata nisbeten en edna bir derecede, ancak kederli ve meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahat ve safalarla ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî ve daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirtmek istemez, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarfettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cismine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öylece hazırlan.” İşte bu hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Bundan şekva değil, belki bu cihetten ona teşekkür etmek lazım; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir  

    Ey cürmi ve cismi küçük ve cürüm ve zulmü büyük ve ayb ve zenbi azîm bîçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlukatın nefretinden, ve mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’ân-ı Hakîm’in dairesine girmektir ve Kur’ân-ı Hakimin mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesine ittibadır. Gir ve tabi ol!

  • Sonraki Sayfa »